Menü Yarını bekleme anında haber al - ANTALYA GÜNCEL
Tarih: 23.03.2026 14:42
Prof. Dr. Veysel Ayhan: Bölgesel savaş riski artıyor

Prof. Dr. Veysel Ayhan: Bölgesel savaş riski artıyor

Facebook Twitter Linked-in

ANKARA - BHA 

SESA Enstitüsü Direktörü ve TİMBİR Yüksek İstişare Kurulu Üyesi Prof. Dr. Veysel Ayhan, kaleme aldığı yazısında şu ifadelere yer verdi:

''Bilindiği üzere Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan son dönemde gerçekleşen Körfez ülkelerine yönelik saldırıları kınayarak, sivilleri ve kritik altyapıyı hedef alan eylemlerin kabul edilemez olduğunu ifade etti. Aynı şekilde Dışişleri Bakanımız Hakan Fidan da Riyad dönüşü katıldığı bir televizyon programında “Körfez ülkeleri mevcut durumun devam etmesi halinde karşı önlem almak zorunda kalacaklarını söylüyorlar ve Bu saldırıya karşı cevap vermemiz gerekiyor diyorlar” ifadelerini kullanmıştır. Söz konusu açıklamalara rağmen maalesef bölgede çatışmaların tırmanma eğilimi sürmektedir. ABD İran’a Hürmüz Boğazını açması için 48 saat verirken Tahran’da hem Hürmüz’ü mayınlama hem de Körfez’deki kritik su arıtma tesisleri ve enerji alt yapısını vurma tehdidini yeniledi. 

Dolayısıyla ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarının ardından Tahran’ın Basra Körfezi ülkelerindeki Amerikan üsleri ile enerji altyapıları ve havalimanlarına yönelik karşı saldırıları, küresel düzeyde yeni bir çatışma dinamiği yeniden gündeme taşımıştır. ABD Başkanı Trump, İran’ın Körfez ülkelerine yönelik saldırıları karşısında gazetecilere yaptığı bir açıklamada "Kimse bunu beklemiyordu. Şok olduk" ifadelerini kullanmıştı. ABD’nin tüm baskılarına rağmen 8 Martta babasının yerine yeni Dini Lider olarak seçilen Mücteba Hamaney, yaptığı ilk açıklamalarda Hürmüz Boğazı'nın kapalı kalmasının düşmana karşı bir baskı aracı olarak kullanılması gerektiğini vurguladı. İran’ın Hürmüz Boğazı’nın yanı sıra özellikle Körfez ülkelerine yönelik düzenlediği füze ve drone saldırıları Basra Körfezi ülkelerinin istikrar ve güvenliğini yeniden uluslararası ilişkilerin temel gündemi haline dönüştürmüştür

Körfez ülkeleri savaşa müdahil olur mu?

Yukarıdaki soruya doğrudan cevap verecek olursak Körfez ülkeleri ABD ve İsrail’in İran saldırısı ile savaşın bir tarafı olmuşlardır. Uluslararası hukuk açısından savaş ilan etmemelerine karşın bölgedeki Amerikan askeri varlığı ve üstlerin savaşta aktif rol üstlenmesi ve İran’ın Körfez ülkelerine karşı düzenlediği saldırılar Körfez ülkelerini savaşın bir cephesi haline dönüştürmüştür. Buradaki temel soru ise Körfez ülkelerinin doğrudan kendi askeri kapasiteleri ile İran’a karşı açıkladıkları meşru müdafaa haklarını kullanıp kullanmayacakları yönündedir. Körfez’den yapılan bazı açıklamalara bakıldığında Arap ülkelerinin İran’a karşı askeri opsiyonu ciddi şekilde değerlendirdikleri yönündedir. 


Bu bağlamda Suudi Arabistan bölgedeki çatışmalara dikkat çekmek ve işbirliğini güçlendirmek adına 18-19 Mart 2026 tarihlerinde Körfez ülkelerinin yanı sıra bazı Arap ve İslam ülkeleri dışişleri bakanları ile bir istişare toplantısı düzenledi. Riyad’da gerçekleştirilen toplantıya Körfez İşbirliği Konseyi üyesi 6  ülkenin yanı sıra Türkiye, Ürdün, Mısır, Pakistan, Azerbaycan, Lübnan ve Suriye davet edildi. Yapılan ortak açıklamada İran’ın saldırıları kınanmış; Hürmüz Boğazı’ndaki deniz güvenliğinin korunması ve enerji arzının kesintisiz sürdürülmesi gerektiği vurgulanmıştı. Bununla birlikte, özellikle Birleşmiş Milletler Şartı çerçevesinde meşru müdafaa hakkına sonuç metninde yapılan vurgu oldukça önemlidir. Bir diğer okumayla Körfez ülkeleri ve müttefikleriyle birlikte İran’a karşı askeri önlemlere başvurabileceklerini bir kez daha açık şekilde ilan etmişlerdir.

Öte yandan ABD ve İsrail’in İran’a yönelik askeri operasyonlarını genişlettiği bir dönemde, Tahran’ın da çatışmayı Basra Körfezi’ne doğru yayma eğiliminde olduğu, tarafların söylem ve eylemlerinden açık şekilde anlaşılmaktadır. Uzun yıllardır Körfez ülkeleri tarafından dile getirilen İran kaynaklı tehdit algısı, son saldırılarla birlikte soyut bir güvenlik endişesinden çıkarak somut ve gerçekleşmiş bir risk boyutuna ulaşmıştır. Bu durum, bölgesel güvenlik mimarisinin kırılganlığını daha görünür hale getirirken, Körfez ülkelerinin tehdit algısını kalıcı biçimde derinleştirmektedir. Bu çerçevede, İran’ın bölgedeki askeri kapasitesinin korunmasını veya meşrulaştırılmasını içeren olası uzlaşı formülleri, Körfez ülkeleri açısından güvenlik kaygılarını azaltmak yerine daha da artırma potansiyeline sahiptir. Bu oldukça önemlidir. Savaşın daha yıkıcı bir hal almasına bile yol açabilecek bir tehdit algısı değişimidir. 

Artan jeopolitik riskler yalnızca güvenlik boyutuyla sınırlı kalmamakta, bölgenin küresel finans merkezi olma girişimlerini de büsbütün zayıflatmaktadır. Enerji altyapısının hedef alınabilir hale gelmesi ve arz güvenliğine yönelik belirsizliklerin artması, uluslararası finans ve yatırımcıların uzun vadeli Körfez ülkelerimden uzaklaşmasına yol açabilir. Ayrıca, enerji ithalatçısı ülkeler de arz güvenliğini çeşitlendirme yönünde daha agresif politikalara yöneleceği açıktır. Bunun ötesinde, alternatif enerji kaynaklarına yönelim de hız kazanacaktır. Yenilebilir enerji üretimi artacağı gibi özellikle elektrikli araçların küresel otomotiv piyasasındaki payının daha da artması kuvvetle muhtemeldir. 

Sonuç itibarıyla, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarını genişletmesi ve Tahran’ın da cevap olarak Körfez ülkelerinin kritik altyapılarını hedef almayı sürdürmesi durumunda, Körfez ülkeleri de kaçınılmaz olarak daha sert ve askeri önlemleri içeren bir stratejiye öncelik vermek zorunda kalabilir. Savaşın Körfez cephesinde topyekûn bir çatışmaya dönüşmesi durumunda ise, bunun yalnızca bölgeyle sınırlı kalmayarak Körfez’den Akdeniz’e uzanan geniş bir coğrafyada çatışma dinamiklerini tetikleme riski taşıdığı değerlendirilmektedir.''




Orjinal Habere Git
— HABER SONU —